SAMSUNG CAMERA PICTURES

Geçen akşam bir Viking öyküsü izliyorum, dizinin adı Sonuncu Krallık (The Last Kingdom). Vikings dizisi kadar başarılı bulduğumu söyleyemem, ancak en büyük zaafım, TV ve sinema uyarlamaları olursa, kişiselinden ulusalına tarihten öyküleri seviyorum. İzlediğim dizide Essex merkezli bir Birleşik Krallığın tohumunun atılması anlatılıyor. İngilizlerle Danimarka’dan yağmaya ve yerleşmeye gelmiş Vikingler arasındaki amansız mücadelede İngiliz Kralı’nın birkaç aylık oğlunun iyileşmeyen ateşli hastalığı karşısındaki çaresizliği, derken koyu Hristiyan olmasına rağmen şifacı Kuzeyli bir kadının becerisi ve merhametine boyun eğişi, tedavinin sıradışı yönleri düşündürdü beni. Çaresizliğimiz ummadığımız kapıları açıyor, açtırıyor bize. Fazla katı olmaya gerek yok, ancak omurgasız olmanın da alemi yok! Ağaçlar gibi… Dimdik ve ayakta durabilmek için bir omurgaya, gövdeye ihtiyacımız var. Var da… Nasıl bir omurga, nasıl bir gövde? Nasıl bir yaşam? Birisinin iyiliğini mi, kötülüğünü mü istiyoruz? Kıskanç mıyız? Öfkeli mi? Sevgi dolu mu? Kontrolcü mü? Kendine güvensiz mi? Narsist mi? Ham maddemiz nedir? Amacımız ne? İlişkilere, ilişkiselliğe üstü örtülü ödenek misali gizli ajandalarımız mı yön veriyor, yaşamın mayasını çalmaya mı çalışıyoruz sürekli ve kendi bildiğimiz lezzette mi tutsun istiyoruz, üstelik gerçek niyetimizi başkalarına çaktırmamak konusunda sır dahi vermiyoruz… Kısacası niyet var mı, varsa nedir? Niye saklanırız kendimizden?

Şifacı kadın, İngiliz Kral’ın oğlunu kurtarıyor kurtarmasına da bir hayat karşılığında başka bir hayat sönüyor. Bir can vermek, bir can almak… Bazen, yaşamımıza davet ettiğimiz kişilerin ya da işlerin kurtarıcısı oluruz, ya da celladı. Güç eksenli bir ilişkisellik hali. İktidar hırsı. Her türlü ilişkinin bir rezervi var, yani hazinesi. Bugünlerde sıkça konuşup yazıştığım, sevgi konusunda “öğretmenim” ve “yoldaşım”, bahçeyi sulamak, ilişkiyi karşılıklı besleyebilmek gerektiğinden bahsediyor. Bir taraf diğerini maddi ve manevi bir tür bankaymışçasına kullandıkça (farketmeksizin de olabilir) ve sığındıkça, eğer Merkez Bankası olduğunuza inanıyorsanız süper, ama kaçımız o denli sarsılmaz ve güçlüyüz? Hatta bu kahramanlaştırılmanın havasına kendini kaptırmak hoş olsa da nereye kadar? Bu, birbirine iltifat edip birbirini sevgi diliyle yüceltmenin çok dışında bir konu. Bu daha çok manipülasyon ile ilgili bir hal. Birinin diğerini kendi istediği kalıba sokmaya çalışması. Şahsen ben hiçbir zaman kimsenin ne para ne de duygu bankası olmadım, olamadım. Çünkü daha konu olmaya çalışmakla değil, “banka” kavramında kilitlenip kalıyor, yapaylığı gözler önüne seriyor. Güç terazinin tek kefesinde toplanıyorsa hem bıktırıcı hem de yavan, yorucu olabiliyor pekala. Birlikte yaratılandan, paylaşılandan haz alıyorum, ama eksik, ama mütevazi, ama şaşaalı. Tabii ki benim gözümle olan dünya. Şüphesiz herkes haklı. Şüphesiz herkesin kendine göresi var… Önemli olan o kendine görenin ne olduğunu başkasının etkisi altında kalmadan anlayıp kabul edebilmekte. Bilerekse tamam, gözü kapalı ise… Faturası ödenir. Toplumsal dayatmalara da uyması gerekmiyor ayrıca. Mutlu muyuz? Evetse devam. 🙂

Can vermek can almak konusuna geri dönersek… 2015 benim kendime şefkat duymayı, azarlanmanın, sesi soluğu bastırılmanın normal bir şey olmadığını öğrendiğim bir yıl oldu, üstelik hem eşte, hem de iş yerinde! Eh, çocukluğun bazı ezberleri zor bozulabiliyor. Ayakta sinir sıkışması, geçen yıldan kalma bir arka bacak kiriş zedelenmesi, sonra da sağ üst kolda çatlak deyince yoga pratiğim hiç olmadığı kadar pasifleşti bu sene, pasifleşmesiyle birlikte yeraltı dünyamın da kapakları açıldı sanki. Meğer ben yoganın bedensel boyutunu topraklanmak için bir tür valf sistemi gibi kullanırmışım da haberim yokmuş! Hiç de uzun uzadıya bu meseleye bir göz atmamışım. Fiziksel egzersiz boyutu hafifleyince anladım ben ne olduğunu. Ayağım izin verdikçe de ormana yürüyüşe kaçtım, en azından bunu yapabildim, özellikle Eylül’den beri sık sık. O kadar çok oturup derdimi dağa taşa kuşa ağaca söyledim ki bu sene. İyi geldi. Fabrika ayarlarıma geri döndüm sonunda! 🙂 Kendini doğaya teslim etmek şifalandırıyor. İşin felsefesi benim için gevşediğinden değil de kendimle ilişkim bozulmuş, yokluğu, azlığıyla da öğretirmiş kendini yoga meğer. Çünkü aramıza başkaları ve onların türlü ihtiyaçları, zaman zaman güzellikleri, zaman zaman bencillikleri, sonra benimkiler girmiş. 2015 beni kendimle amansızca yüzleştirdi. Öfkem ve sabırsızlığım, hile hurda yalan yanlış siyaset kokan çürük insan ilişkilerinin kokusu bir ateş yaktı içimde, elimden yalnızca cayır cayır yanmak gelirdi, geldi. Yandım kül oldum is koktum dumanım tüttü ki siyahımı içimin en dibini kara kömür katmanlarımı bir tanıyayım. Bu arada bir bakmışım Kaz Dağı’na taşınalı sekiz ayı geçmiş. İyi ki hayat akıp gidiyor, dur durak bilmiyor dedim içimden.

Geçtiğimiz hafta Ankara’da Fer Yoga‘da aylar aylar sonra hafif bir yoga pratiği ile bedenim en sonunda rahata erdi. Dersin tadı damağımda kaldı. Bana kendini, yogayı, hayatını, osunu busunu satmaya çalışan bir hayat değil istediğim. Satın almıyorum, ama takasa varım! 😉 Bu karşılıklılık öyle içten pazarlıklı olunca da sırıtıyor, onu da baştan söylemek lazım. Organik olacak! 😀 Yaşam, aşk, ilişkiler, arkadaşlıklar…

Bu yılki yangınım da böylece soğudu Kasım ayında çok şükür. Bakalım bunun üzerine benim bahçemde toprağımda 2016’da neler yetişir serpilir… Diyebilirim ki benim için 2015 öfkenin yogasını öğrendiğim bir yıl oldu. Kendime, başkalarına, hayata duyulan koyu, yoğun bir öfke… Yoganın başarmakla ispatla öğretmekle değil öğrenmekle, kendini kabul etmek ve kendine şefkat duymakla ilgili olduğunu öğrendim. Özüme duyduğum şefkat arttıkça tatlı arkadaşım B.’nin bana aktardığı gibi “bir bahar esintisi olmak” sözü ruhumu tatlı tatlı gıdıklamaya başladı. Buradan Hades‘e ve Mindmills‘e de bir selam çakmam lazım! İyi ki varsınız yaw! 😉 Dilime, zihnime, yüreğime, kelimelerime, maddi ve manevi tüm kaynaklarıma hakim olabilmem için en önce onları kabul edip iyisi ve kötüsüyle sonra da neyi ne kadar tutup tutmayacağımın ayırdına varmam gerekiyordu. Bunun da ötesinde, yaşamımda bana yakın olduğunu iddia edenlerin sözlerini ne maksatla söylediklerini, kendi yaşamsal iktidar hırslarıyla güdümlenip güdümlenmediklerini de farkedebilmek önemliydi. Birisi bize bir laf ettiğinde gerçekten ne söylüyor? Kendi hakkında mı konuşuyor, amacı nedir? Yaralamak? Sevmek? Paylaşmak? Çalmak? Diyorum ki, sesimiz niyetimizin anahtarı. Her şeyi sese sormak lazım, lafa değil. Sesleri iyi dinlemek, derin öğrenme için derin dinlemek… Bu insan nasıl bir müzik çalıp söylüyor? 😉

Cana can katmak, bahçeyi sulamak, nedir, nasıldır, bir öğretmenim var bu konuda. Analarımın atalarımın hikayelerini usul usul dinleyen, yazdığım mektupların her harfini hecesini sindiren, bana açık mı açık, geniş mi geniş, ferah, uçsuz bucaksız bir yaşam alanı açan, içimin dört mevsimini olduğu gibi gören bilen… Hayat nasıl diye sorarsanız bana bu aralar derim ki, rahmetli dedemin deyişiyle, “fevkaladenin fevkinde”! Şahane! 😀 ❤