bees

Yıl boyunca defalarca arı soktu beni. Acemilik, bazen korku, bazen fazla aldırış etmemek. Arıcılıkla ilgili kıyafetim var, sağolsun bir arkadaşım hediye etmişti. Son üç seferdir kıyafete rağmen arı sokmalarının tadına bakmak muhteşem tabii. 😉 İlk defa bu sene doğum günümden bir gün önce baharda sağ şakağımdan yedim bir tane. Gözüm ve yüzüm oldu balon! Ateş ve hafif bir zonklama da cabası. Eğer iğnesini bir an önce çıkarmazsanız, özellikle de damara çok yakın bir noktadan sokarsa o zaman alerjik reaksiyonun şiddeti artabiliyor. Tuhaf şey, bacağımdan soktuğunda hiçbir şey olmuyor, biraz kaşıntı o kadar. Ne bir şişlik ne de alerji. Her neyse, en son geçtiğimiz hafta sol kulağımın tepe kenarından yedim bir tane, giyinirken. Oldu sana sol kulak şahane! Ama bitmedi, kovanda ciddi bir operasyon çektik arkadaşımla, yapılması gereken bir işlemdi, arıları fena rahatsız ettik. Hayvancıklar çok kızdı ve ister istemez savunma moduna geçip kot pantolonun üzerinden de hallettiler! Arada aaaayyy ooooyyy diye bağırıp çağırıp bir yandan da kahkaha atıp güle oynaya olayı bitirdik. Şimdi kış uykusu zamanı. Bu acemiliğe bir son vermek niyetindeyim orası kesin. Hazır kış mevsimi koyulaşacak ve bu güzel güneşli havalar bitecekken youtube emrime amade, ne kadar arıcılıkla ilgili video varsa oturup izleyeceğim. Tahmin edebileceğiniz gibi beni en çok çeken yönleri davranışları. Bu konuda henüz çok cahilim, eh öğrenilecek güzel bir konu. Bal temin etmek benim için biraz ikinci planda. Arılar her açıdan büyüleyici.

Dahası, Kaz Dağı’na taşındığımdan bu yana özellikle durup dururken karşılaştığım hayvanlarla ilgili kişisel günceme notlar alıyorum. Neler yok ki… Kerkenezler, ağaçkakanlar, tilkiler, sansarlar ve daha nicesi. Bazılarını her nedense hiç kale almamışım ama! Nasıl olsa yoldan keçiler hergün geçiyor. Nasıl olsa kedi köpek ne varsa onlar zaten tüylü dostlar, evin bir parçası. Peki… Ama ya arılar? Onların alanına girmek başka şey, yolda yürürken karşılaşmak başka. Ya da, geçenlerde kapkara kocaman bir böcekle karşılaştım, türüne bile bakmadım. O da sayılmaz mı? Niye es geçiyorum ki? Kızılderililerin öğretilerine doğru meyledecek olursak doğa bizimle konuşur mu? Yoksa biz mi konuştuğunu varsaymak isteriz. Bu sorunun siyah beyaz bir cevabı yok. Her iki cevap da yerine göre geçerli. Ancak iklim değişimi ve tarımsal üretim söz konusu olduğunda doğanın zaman zaman verdiği cevaplar oldukça haşin ve insan bakış açısıyla gayet de “öfkeli” olabiliyor. Doğayı kızdırmak da diyebilir miyiz? Etki ve tepki… Arılarla da biraz böyle oldu. Kısacası doğa kendine özgü diliyle konuşur ama biz duymak istemeyebiliriz. Diğer taraftan mistik bir yönü var mıdır yok mudur, bu bir inanç ve merak meselesi, hayli de kişisel. Ben sadece doğada arılar üzerinden öfkelenme, öfkenin işlevi ve yoga pratiğim boyutunda birtakım çiziktirmeler peşindeyim. Mutlak doğrular hakkında değil yazdıklarım.

Animal Spirit Guides (Ruhsal Rehber olarak Hayvanlar) deyince çeşitli Kızılderili kabilelerinin mitolojileri bu konuda hayli zengin hikayelerle dolu. Eski Mısır, Minoa Girit, Keltler vd. kültürlerde de çeşit çeşit göndermeler, arının sembolizmine dair inanışlar var. Hoşuma giden birkaç tanesini paylaşayım. Örneğin Eski Mısır’da arıların Güneş Tanrısı Ra’nın gözyaşlarından doğduklarına, Keltler’de ise arıların gizil bilgeliğin sırlarına sahip olduklarına inanılırmış. Hedefe odaklanma, düşüncede berraklık, azimlilik ve hizmet etmek, dürüstlük, çalışkanlık, bereketlilik, işbirliği gibi özelliklerle bağdaştırılan arılar aynı zamanda son derece savunmacı olabiliyorlar. Doğu yakasının yerli Kızılderili kabilelerinde yaygın bir çocuk şarkısı “Ağaçta yaşayan zavallı küçük arı, sadağında yalnızca tek bir oku var” derken arının işbirliği ve yardımlaşma konusundaki becerisine, aynı zamanda da çok gerekmedikçe iğnesini çıkarmayışına bir gönderme. Arının son derece takıntılı ve bir o kadar da yaşamdan keyif alan bir görüntüsü var. Çiçekten çiçeğe dolaşırken tat almak için bacaklarını kullanıyor. İşçi ve erkek arılar tek bir kez, ancak Kraliçe Arı aynı kovanda bir başka Kraliçe doğarsa savaşmak için defalarca sokabiliyor. Bir arı tarafından sokulmak kandırılmak ya da haksızlığa uğramakla özdeşleştirilirken, arıcı ve kovanların sahibi olan kişinin genelde açık etmediği bir ajandası olduğuna, daima alıp yağmaladığına dikkat çekiliyor. Böyle bir durumda kalıyorsak, yani ruhsal ya da duygusal açıdan ısırıldığımızda derin bir iz kalıyor ise ve duygu ve düşüncelerimiz o anın gerektirdiği şekilde açık bir biçimde dile getirilemediyse doğal olarak öfke biriktirmeye başlıyoruz. Tıpkı arıların kendi kovanlarına müdahale edildiğinde sınırın fazlasıyla kat be kat aşılmış olması nedeniyle hiç düşünmeksizin saldırıya geçmeleri gibi biz de öfkenin kılıcını kınından çıkarıveriyoruz! Dile gelmemiş ve dinlenmemiş ne varsa bir ok ya da keskin bir kılıç misali dilden çıkıveriyor, amacı yalnızca yaralamak ve öldürmek olabiliyor. Arılar ve kovan analojisini biraz daha açarsak, kendimizle olan iletişimin kopukluğu da öfkenin doğuşunda büyük rol oynuyor. İlişkisel sınırları iyi tayin edememek, bizim için neyin uygun olup olmadığının kararını verememek, bilmemek, sonrasında ise adeta istilaya uğramış hissetmek öfkeyi alevlendiriyor. Kendine sorular sormak önemli. Benim için uygun olan nedir? Hangi durumlarda esneğim, istediklerim gerçekten benim isteklerim mi yoksa başkalarının mı? İhtiyaçlarım nedir ve ben kendi ihtiyaçlarımı karşılayabiliyor muyum, yoksa başkalarının benim ihtiyaçlarımı karşılamasını mı bekliyorum? Vermekle almanın dengelendiği ve doğal olarak aktığı ilişkilerin anahtarı bu soruları dürüstçe cevaplayabilmekten geçiyor. Rahatsız olduğum durumlarda kendi gerçeğimi korkmadan ve zamanında dile getirmenin önemi benim için 2015’e damgasını vuran dersim oldu! Çoğu kez doğru zamanlamaları ıskaladım üstelik! Çünkü kendi sağlıklı sınırlarımla ihtiyaçlarımın neler olduğu konusu uzunca bir süre hayli bulanık kaldı. Bu bulanıklığın en önemli nedenlerinden biri de çalışmayı gereksiz şekilde abartmaktı. Yani burn-out olmaya doğru adım adım yürüdüm… Şalterler attı! Bu şalter atması, devrelerin yanması iyileşme ve normalleşmeye giden yolda sağlıklı bir adım. Sen kendini durduramıyorsan eninde sonunda kontrolünü elinden kaçırdığın, sanki kontrol edilmesi gerekiyormuş gibi, bir iç dünyan var, o senin aleyhine dönüveriyor. Kendi kendini en kısa yoldan sabote etmek istiyorsan buyur dene! Ruhunun, kalbinin sesini dinlemeyip bastırdığın, robota dönüştüğün müddetçe eninde sonunda hayat denen bu yolda arabanın lastiği patlar.

fire anger

Öfke eninde sonunda bir enerji türü. Arılar, kovanlarını, yaşam alanlarını korumak uğruna kullanıyorlar. Peki ya biz? Daha önce Yoga of Nine Emotions kitabından bahsetmiştim, ona geri dönersek, rasalar zihin ve bedenimizi etkileyen ruh hallerimiz, bunların sonucu olarak doğan duygular ise bhavalar olarak adlandırılıyor. Sanskritçe’de öfke raudra olarak geçiyor, altında yatan diğer duygusal nedenler arasında rahatsızlık duyma ve stres yer alıyor, kendini şiddete başvurmakla gösteriyor. Genellikle beklentiler boşa çıktığında egosal itirazın ses tonu yükseliyor ve öfkeleniyoruz. İstiyoruz ki her şey bizim dediğimiz gibi olsun, hep haklı çıkalım. Eğer öfke iki dost arasında, öğretmenin öğrencisine, ebeveynin çocuğuna bir konuya dikkat çekmesi amacıyla ortaya çıkarsa, karşılıklı iletişimde dürüstlüğe ve içtenliğe yer açabilir. Dile getirilmemesi de, hangi üslupla dile getirildiği de acı sonuçlar verebiliyor. Farkındalık bu noktada önemli. Aslında duyulmadığımızda, yani karşı taraf bize ve duygularımıza saygı göstermeyip içtenlikle dinlemediğinde öfkeleniyoruz. Öfke bir yardım çığlığı bir yerde. İletişim kurmayı isteyip becerememek, yoğun bir üzüntü hali. Yıllarca hep aynı konuya, hikayeye takılıp kalabiliyoruz, çünkü defter kapanmamış, konu hiç konuşulmamış, nedense hep hissedilmiş ama bir türlü dile gelmemiş bir duygu, öfke tam bir tabu! Öfkeyi dile getirmek başka şey, onu yıkıcı biçimde kullanmak bambaşka. Yakalarız kendimizi oysa ki! O ok fırlatılmak, kılıç da saplanmak ister! İçsel huzur ve mutluluk kanatlanıp yüreğin pencerelerinden uçup gidiverir. Haklılık çok mu önemli? Oysa kabul etmek, beklemekten daha iyi. Yatışması için, öfkenin saçlarını tarayabilmek için, sakinleşmek, uzaklaşmak, düşünceleri başka bir yöne çevirmek, derken kabul etmek, sonra belki kendini ve diğer kişiyi affedebilmek, kendine dürüst olup sınırlarını iyi belirlemek iyi bir reçete. Ardından mizah geliyor zaten. Kendine ve dünya işlerine gülüyorsun, yüreğin hafiflemiş, yeniden… 🙂 Bu arada vücut kimyan da kendine geliyor, normale dönüyorsun. Hepsi hepsi topu topu bir fırtına. Fazla ciddiye almaya gerek yok. Ama hissedilince de ateşini, içinin yangınını deli gibi hissediyorsun. Yangına bir kova su dökmeye kalkışmaya da pek gerek yok! 😉 Nasılsa kendi kendine sönüyor.

“…You were not there at all / While the birds and the bees / And the stones and the leaves / And the woods are gone…”