944053_10153334831783240_4890515985620450754_n

Bir süredir demleniyorum. Güven adlı büyük bir kelime hakkında düşündükçe giderek dallanıp budaklanıyor konu. Kendine güvenmekle başkasına güvenmenin aritmetik ortalamasını mı almalı, yoksa geometrik ortalamasını mı? Hiç mi olsa her şey yoksa? Agnostik ve rahat, hatta “güvenli” bir kayıtsızlık haline mi bürünmeli? Hakkında düşündükçe balık gibi kayıveriyor ellerimden. Adına güven denen şey bana göre tamamen tanımsız. Onu tanımlamaya kalkar kalkmaz kendini inkar eden acımasız bir tezat, daha çok özgürlük kelimesinin akrabası gibi… Başkasına gözü kapalı güvenir güvenmez kendine güveninden olan insan, kendine aşırı güvenince de başkaları tarafından çekilmez ve güvenilmez bulunan yine aynı insan. Hakkında konuşulamayan, belki de biraz tabu olan… Güven vermeye çalıştıkça güveni sarsmak da yine ona özgü çelişkilerden. Belki de olmayan şeydir ya da belli bir süreliğine tekrarlı ve tutarlılık oluşturan davranışlar dizisi nedeniyle karşı tarafta oluşan bir rahatlık duygusu, psikolojik ve sosyolojik sınırların esnekliği ölçüsünde hergün azalan veya çoğalan, ya da kuralların belirgin ve anlaşılır olduğu duygusal ve algısal bir alana olan romantik özlem…

Kimi işleri yaparken, kimi yoga duruşlarını uygularken, bazı insanlarla olan iletişimde hissedilen bu rahatlığın kaynağında yetkinlik, tecrübe ve zamana yayılan bir öğrenme süreci olabilir, hadi pseudo-bilimin buyurduğu şekliyle sezgisel yollarla neredeyse biz (güya) daha farkına varamadan verilmiş bir karar da olabilir.

“Şu işi, projeyi, vd. yapabileceğime güveniyorum / güvenmiyorum.”

“Sevildiğime inanıyorum (güveniyorum) / inanmıyorum (güvenmiyorum).”

Gündelik rutinlerin ve alışkanlıkların çizdiği bu oyun alanının dışına çıkınca, ya da bu alana yeni bir parametre eklenince, güvene ne olur? Özgüven başüstü yere çakılır mı? Güvenmek bir seçim midir, ama bilinçli, ama bilinçsiz? Ne düşüneceğimize, hissedeceğimize tümüyle ve her an özgür irademizle karar mı veririz aslında? Dolayısıyla güven dediğimiz bir karardan mı ibaret?

Mutlu olmaya karar verince mi güzelleşir hayat? İnternet ve sosyal medya ne düşünüyorsan o olursun mesajlarıyla kaynıyor. “Kendini iyi hisset” bombardımanı altındayız ve gayet Amerikanca “fake it till you make it” ile asal öğrenme arasında büyük bir fark var. Birdenbire hayatın, kendimizin, ya da herhangi bir ilişkinin, işin, becerinin gurusu haline gelemeyeceğimiz aşikar. Zamanın psikolojik, sosyolojik ayarlarıyla bir ileri bir geri oynamakla, -mış gibi yapmakla olmuyor, sırıtıyor işte hayat, makyajı akıyor. Güveni iliğinde kemiğinde hissedebilmek için çalışkan ve borçlu olmaktır ya sabırda, öncelikle kendine ve hayata vefada. Ödev belli, kendine adil ve dürüst davranmak. Bu basit reçeteyi yoga matında da uygulamak, -mış gibi yogalardan uzaklaşmak, samimi bir diyaloğun özlemini duymak… Samimiyet, hatta iletişimde frekansı ıskalasak da… Bazen olduğu, hatta olamadığı kadar; bazen umduğumun çok ötesinde, kendi gerçekliğim, ya da o anki durumumu olduğu gibi kabul etmekle gelen bir ferahlık ve beliren rota, izlenecek yol, kendini sezdiren hedefler, ama büyük, ama küçük; zaten küçük düşler hep büyük hayallerin toprağı olur, besler.

Beklerken beklemiyor, beklemiyorken bekliyorum.

Güvenin ve güvenmenin reçetesini zamanla yazıyorum.