Hipster Deer

Sana telefon açıyor mesela. Güya hatırını sormak için, oysa senin iş ve diğer arkadaşlarının, bağlantılarının peşinde. Bir şey satmaya çalışmıyormuş gibi yapıp da bir şeyler satmaya çalışanlarla ilgili ne hissediyorsunuz? Ben bazen kullanıldığımı hissediyorum. Zira samimiyete değer veriyorum. Dostane davranışların arka planındaki bana para ver sana şunu vereyim olayı beni sinir ediyor. Hooop çekiyorum bir kırmızı çizgi. İhtiyacım olursa zaten bangır bangır bağırıyor herkes, ortalık sosyal medyada da pazar yeri. Etkinlikler, kurslar şunlar bunlar. Tamam, anladım, anladık! Fazla geliyor, gına geldi de geçti bile. Eğer çok güveniyorsan üretimine, ürettiğine, yaptığına, verdiğin hizmete, en önce davranışların, ses tonun, beden dilin, yaklaşımın, kendi derinin içindeki rahatlığın, zorlanıp zorlanmadığın belirliyor gidişatı. Yapmacık mısın, değil misin hayata karşı? Olduğun yerde olabiliyor musun, kendin misin, korkusuz ve cesur? Gerektiğinde postayı koyabiliyor musun kendine, başkalarına? İster çizersin o kırmızı çizgiyi, ister silersin. Kime ne? Sana ne, bana ne? Kendi kendinin efendisi olabilmek için önce eğrisi doğrusuyla bir hoşa gitme, kimse sevmesin seni, kendini dahi sevme, bak bakalım gölgen, içinin Hades’i falan ne diyor, kulak ver de kendini yakından tanı! Şuurlu musun, şuursuz mu? Değerini sosyal medya takipçilerine oynamak üstüne mi kurgulamaya başlamışsın?! Hakikaten derin misin, yoksa sığ mı? Kurslarda öğrendiklerini ona buna şuna satmaktan, ama kendi hayatında yaşamamaktan muzdarip misin? Kamusal kimliğini her akşam bir hırka gibi sırtından sıyırıp da evinin girişindeki askılığa asıveriyor, hepimizin içini bayan yogik söylemle egomu astım portmantoya rolünü biçtiysen kendine, ama hiçbir kıyafetinden soyunamadıysan, çıplak kalamıyorsan kendinle, söyleyeyim şimdiden, anlaşılmıyor sanıyorsun, anlaşılıyor pekala! Gözünün kaşının oynayışından, nesin, ne değilsin, çaktırıyorsun işte! Ya da öfkelisin, aslında iktidarsız ebedi muhalefetsin, bağırıp çağırıp güya haklı, iddialı ve idealist, zeka fışkıran bir aura yaratıyorsun kendine… O kadar şeffafsın ki en az bir denizanası kadar. Su dolu bir keseciksin yalnızca… Açılıp açılıp kapanan, yalnızca ışığa tepki veren, ilgi görmezse solup giden… İstediğin kadar dikkati çekmeye çalış, yaz, çiz, bağır çağır… Boş şeyler. Çünkü aslında hayatın içi boş. Biz içini doldurur gibi yapıyoruz güya, hem de mühim şeylerle…

Bütün bu düşünceler zihnime saldırdığında Adho Mukha Svanasana… Ne kadar kalıyorum bilmiyorum, şuursuzum. İhtiyaçlarımın ve bedenimin isteklerinin esiriyim o anda, derken kendime geliyorum, zaman erimiş gitmiş, kalmışım duruşun içinde ve kendimde bir gezintiye çıkmışım. Tekrar yüzeye çıktığımda neredeyse hücrelerimin zarı yok, zihnim dingin, bedenim ve ruhum sınırlarından aşmış, bir genleşme hissi ve rahatlık… Bu hal huzurdan çok bırakmayı andırıyor, zembereğinden boşanmayı… Bırakabilmenin lezzetini… Yağmurun hırsla yeri dövmesi… Farkediyorum ki, ister şehir, ister dağ, etrafta bunca gözünü hırs bürümüş ve üstüne kuzu postu geçirmiş kurt dolaşırken gözlerini dört açacak, kulaklarını her daim dik tutacaksın ve Adho Mukha Svanasana ile sağlam basacak, kökleneceksin, varlığının piramidi oturacak dört köşesine, sağın soluna ya da diğer türlü haksızlık etmeyecek, kendi köşelerin arasında adil bir denge oturttun mu gerisi kolay. Ne kendinden çalınmasına müsaade edeceksin, ne de başkalarından çalacak yüzün olacak!

Hayat karelerine dekupaj yapmaya çalıştıkça sakilleştiğini bilir insan aslında, ama bu bizi türlü hırsızlık yapmaktan alıkoyabilir mi, işte orası meçhul! Kendinden çok herkesi deli bulan ne hikmetse bir kendini hafife alamaz. Kendini sevebilmek için başkasını sevmek, öğretirken ve öğretmek uğruna öğrencilerin üzerinden kendine köprüler kurmak, çocuk yetiştirmek adı altında kendini temize çekmek, ait olunabilirliğini ispata kalkışmak… Hayat hırsızı, hırsızlığını bilir, bakışını kaçırır kendinden ama senin gözlerinin içine dosdoğru bakar, kendi kendinin ispiyoncusu şuursuz, kendini kandırınca, ki kandıramaz, herkesin kanmasını özler ve hırsızlığın temelde çok naif olduğuna inanası gelir insanın. Kimisi, birilerini eğitirken, kimisi de birilerine doğrudan bir şeyler satmaya uğraşırken, hırsızlık eder. Yalancılığın bir üst sürümüne yükselmiş hali sanki hırsızlık… Yalan söylemek neden yaratırken, hırsızlık etmek artık karmik bir eylem…

Bir gün, ormanın sınırındaki bir çimenlikte sırtına güneş vurmuş otlayan bir alageyik önce kulak kabartır ilerideki çalıların rüzgarla kamaşmasına, sonra havayı koklar tehlikenin kokusunu çekecektir ya içine zaman hırçınlaşıverir ve daha sıçrayamadan boynuna iner aslanın pençesi, teninde derin yarıklar açar, oluk oluk kan fışkırırken boynundan ya kaçacak ya da yığılıp av olacak…

Günümüzün vahşi yırtıcıları, hırsızlar, yankesiciler ve dolandırıcılar. Büyük şehirler vahşi ormanları andırıyor. Bu gözle bakınca sizce evrilmiş ve medenileşmiş bir halimiz mi var?

Birinin hayatını, varlığını, ruhunu, kalbini, kendi çıkarı için çalmak…

Geçtiğimiz hafta yaşadığım hırsızlık vakasının bana düşündürdükleri…