Krishnamacharya Warrior Series

Krishnamacharya‘nın çok sevdiğim bir savaşçı serisi var. Uzun zaman önce seriyi paylaşmış olabilirim, geçtiğimiz haftasonu yaşadığım hırsızlığın sonuçlarını her türlü kâh hazmetmeye çalışır, kâh öfkeden çıldırırken aklıma geliverdi. Maddi kısmını geçtim, hırsızlığın ruh üzerindeki etkileri gerçekten bir acayip. Çocukluğumun en sevdiğim belgesellerinden birinde, Afrika’nın Kalahari Çölü’nden bir sahnede, devekuşu yumurtası araklayan bir maymunun başına gelenler, baba devekuşunun, toprak banyosu yapıp saatlerce yumurta üstünde oturmaktan oynatmış ve her an eve dönmek üzere olan anne devekuşunun şerrinden midir artık yoksa “onlar benim yavrularım, heeeeyyyttt” modundan mıdır, yoklama çekip yumurtaları “bıdıpp bıdıppp” diye sayarken maymunun birini cehennemin dibine kadar kovalayıp çalınan yumurtayı ondan sağ salim geri alması, gagasıyla ittire kaktıra yuvaya gerisin geri getirip üstüne bir de karşıdan devekuşu taklidi yapan bir insanın yeninden yuvadaki yumurtalara göz dikmesi, onu kovaladığı sırada yumurtaların birinin çatlayıp içinden çıkan yeni yavruyu sırtlanın kapmak üzere olduğunu görüp bu sefer de onu kovalamaya girişmesi… Gerçekten fazla mesai! Ortalık hırsız kaynıyor! Neymiş? Demek ki hırsızı cezalandıracaksın! Sıvadık kolları peşine düştük biz de… Bütün bu moral bozukluğu ve hengamenin ortasında hayat kulak asmadan koşturuyor bir de insanı. Enerji dibe vurabiliyor, ümitsizliğe kapılıyorsun. Bu yetmiyormuş gibi bir de ev değiştirmek, taşınmak gerekti yine. Çok kolay halloldu neyse ki. Yeni evde Mayıs ayının dolunayına da yetiştim üstelik! Bütün bunların ortasında öfkelenmeler, çaresiz hissedip sızıldanmalar, çocukluk travmalarının yüzeye vurması… Taşınma kısmında pek ortaya çıkmadı da, bu sefer hırsızlık mevzuna tepkim gerçekten had safhadaydı. Bu duygusal girdabın ortasında Krishnamacharya’nın savaşçı serisine dönüp dolaşıp geldim sürekli. Susayınca su içersin. Özgüvenin sarsılınca, kararsızlıklarla elin kolun bağlı hissedince, hayat kilitlenip kalınca ve sen odalardan çıkmanın zincirini kırmanın yollarını aradıkça, öyle kendiliğinden savaşçı serisini çalışırken bulursun kendini! Üşüyünce giyinmek, terleyince soyunmak gibi, ruhun da sana neye ihtiyacı olduğunu fısıldayıp duruyor işte. Arada, yedim içtim, sosyalleştim, derdimi paylaştım, hayatımın ucundan, içinden, hatta her tarafından tutan, el atan dostlar, aile, sevdim sevildim, teselli buldum, ohhh dedim, çok şükür. Geçen sene bu zamanlar geldi sonra aklıma. Daha da çok şükrettim. Kendime karşı işlediğim hatalar, üzüntülerim için sardım sarmaladım ruhumu, kendimi sevdim. Savaşçı duruşlarının birinden çıkıp diğerine girip nefesim derinleştikçe dinginleştim. Savaşlarla yerinden yurdundan olan herkes için yüreğimden bir dua yükseldi. Benim de atalarım, büyük büyükannelerim yollara düşüp göç çilesini çektiler zamanında ve onların yaptıkları, yapamadıkları sayesinde bugün ben, benim. Geride bıraktıkları mülkün içinden yeri geldiğinde bir battaniye çekip karda kışta ayaklarında çoraplarla, yollarda ölü çocuk doğurup da devam edenler vardı aralarında. Can korkusu diyeceksiniz. Öyle, doğanın bütün yaratıklarında olan şey. Bir sözcükle karşılaştım sonra, “bolajoko.” Nijerya, Yoruba kabilesinin dilinde “zenginliğinle otur” demekmiş. Zenginlik, yoktan varolabilmekmiş, Big Bang! Neler neler düşündürdü bana… Zenginlikle oturmak, zenginliğin sorumluluğunu almak bir yerde, ya da potansiyelini yaşamak, keşfetmek… Zenginlik dediğin insanın burnunu da sürtebilir, zenginlik nedir, insana sordurtur, sorgulatır. Zenginliği yaşayabilmek maddiyattan öte, aslında dostların ve senin onlara ne kadar dost olabildiğin, adil bir karşılıklılık, kimsenin haksızlığına uğramamak, kimseyi de haksızlığa uğratmamak. İlişkilerdeki dengelilik zenginlik… Yaşam bizi şaşırttığında ve bir süreliğine ters köşe olunca o ilişkiler bizi yukarıda tutuyor, uzattığımız ellere eller uzanıyor. Dolayısıyla, bir ton paranın, toprağın, koca bir ailenin atası anası olup ya da bir şirketin, girişimin başını çekip padişah misali tahtınıza kurulduğunuz andaki zenginlik yanılsamanız sizin gerçek fakirliğiniz olabilir. “Zenginlikle oturmak” ya da yaşamak, sevmek ve sevilmek boyutundaki samimiyet… Alın teriyle sofraya getirebildiğimiz ekmeğin samimiyeti, çalmadan çırpmadan kimseleri dolandırmadan… Daha sonra karşılaştığım birkaç satırla sarsılıyorum… “Senin bugün burada olman için bütün atalarının atlattığı badireler… ve sen kendinden şüphe mi ediyorsun? Hangi cüretle? Sen ki asla sorgulanamayacak olan bir sağkalım hikayesisin, bir mirassın.

Eğer ruhsal, duygusal, maddi veya manevi, bir kez dahi, birisinden, Gaia‘dan, çalmışsan ve bir hırsızsan, geleceğinden ve kendi çocuklarından da çalmışsın.

Emin ol, hayat hatırlar ve hatırlatır.

Yoganın ve diğer benzer yolların savaşçıları, yüreklerinin en derininde biliyorlardı, onlar kendi içlerinde süregelen savaşlara karşı güçlü bir duruş geliştirmeleri gerektiğinin farkındaydılar. Farkındalık dediğimiz iradeyle el ele, kendi gerçeğine cesurca bakabilme, kırılganlığının doruğundayken bunu ifade edebilme, yine de ve her zaman kendini sevebilme, kucaklayabilme ve sağaltabilme, hayata devam edebilme yetisinden başka bir şey değil. Farkındalık, ahlaklılık da değil ama. O belki sonradan oluşabilen, bedelleri ödediğini idrak ettiğinde aldığın dersler karşısında tevazu ile boynunu eğebilme olasılığın sadece… Ahlaklılık derin bir tevazu gösterme hali, belki çok da ne olduğunu anlamadığımız ama zaman zaman işler bizim için yolunda gitmediğinde sezer gibi olduğumuz yaşamın kanununa saygı…

Krishnamacharya‘nın serisi ile zaaflarımın ve gücümün, korkularımın ve cesaretimin, en önemlisi de yaşama enerjimin ve onun sürdürülebilirliğinin, kendi sağkalımımın hikayesini anımsadım, atalarımın hikayelerinin benim ayak izlerimdeki izdüşümünü hissettim, her adımımda onlarla beraber yürüdüm bu hafta… Kendine sahip çıkmanın da zenginliğinle oturmak olduğunu iyice anladım ve yaşamın kanunları karşısında saygıyla eğilmeyi…

A.G. Mohan, “Krishnamacharya: His Life and Teachings” (2010)

Yazının birinci bölümü… “büyük şehir ormanında hırsızlık..