Yazı yazmaya niyet eder etmez notebook ile aramdaki ufacık yere bir kedi ilişiveriyor. Boylu boyunca uzanıyor, sırtı göğsüme yaslı, sıcaklığını hissediyorum, cilvesini, tatlılığını, sevgisini. Tereddütsüz sevebiliyor kediler, ya da kavga edebiliyor, ya da çekip gidebiliyorlar. Henüz yeni tanışıyoruz bu yazlık yerin kedisiyle ama iyi anlaşacak gibiyiz. Hilesiz hurdasız severler ya da kızarlar, gayet net ve basit. Birisinin yanında ya sade olunuyor, ya da tumturaklı. Eğer şekilden şekle girmeler varsa flulaşıyor zaman, ne yaşadığını bilmiyorsun. Kedilerle her şey sade. Sabahları deniz çarşaf, pürüzsüz, temiz ve berrak ve kolay. Öğleden sonraları dalgalı ve hırçın ve karışık. Uğraş dur eğer istersen, ya da sabahları seviş onunla.

Dün, yaza merhaba derken deniz kıyısında, güneşi fazla kaçırdım, tenimi ısırdı az biraz. Bu aralar kendi iç dünyama oldukça yakın bulduğum, elimdeki kitaba dalmışım, Stefan Zweig‘ın kaleminden CAN Biyografi’den çıkmış Mary Stuart‘ın hikayesini okuyorum. Kitabın açılış sayfalarındaki Türkçe çeviri önceleri rahatsız etti, nedense üslubu, özellikle de geniş zaman ile biten fiilleri yadırgadım. Hikaye ilerledikçe ve kitabın derinliklerinde kayboldukça dil güzelleşti, şimdiki zamanda yazılmış cümleler o an, orada sanki Zweig olaylara bizzat gözcülük ediyormuş izlenimi oluşturduğundan belki, beni büyüledi, günlerdir Fransa’da ve sonra da İskoçya’dayım. Zweig’ın çok iyi bir biyografi üstadı olduğunu duymuşluğum vardı, ancak böylesine etkileneceğimi düşünmemiştim. Geçtiğimiz aylarda birkaç kitabını daha aldım, böylece onun gözünden dünyaya bakmaya bir süre daha devam edeceğim. Beni böylesine etkileyen bir yazarla uzun süre haşir neşir olunca aramızda adeta özel bir ilişki kuruluyor. Kelimeler, çarpıcı cümleler azar azar dokunuyor içime. Benim için tüm mevsimler kitap mevsimi. Okumaya ve edebiyata doyamıyorum, kendimle samimiyet ilerliyor bir yerde…

Cannes 2016 film festivalinde gösterilen Maria Schrader’in “Stefan Zweig: Farewell to Europe” (Stefan Zweig: Elveda Avrupa) adlı film, Avusturyalı Yahudi yazarın ikinci eşi Lotte Altman ile Brezilya’daki sürgün hayatlarına dair bir günce. Zweig, Avrupa’nın Nazi zulmü ve savaşla olan zorlu dönemine tanıklık ederken kıtanın geçmişine dair derin tarihsel okumaları ve Freudiyen psikolojik analizleri sayesinde yazdığı biyografilerin kahramanlarını hümanist ve neredeyse romantik şekilde ele alırken, bir yandan da onları mikroskobik bir merceğin altında enine boyuna incelemekten keyif alıyor gibi. Kaleminin etkileyici gücü sadeliğinden ve müthiş psikolojik gözlemleme yeteneğinden geliyor. Neredeyse Mary Stuart kahvaltı masasına oturup bir fincan çay içerken ikinci kocası Darnley’i benimle çekiştirmeye başlayacak, kadınsı huzursuzluklarını, sevgiye ve güvene olan ihtiyacını, yorgunluklarını paylaşacak. İskoç Kraliçesi’nin biyografisini okurken onun karakterini, gücünü ve zaaflarını, her şeyini okurken buluyorum kendimi. Kısacası biz tanışıyoruz.

İlerleyen günlerde İngiltere’nin Avrupa Birliği’nde kalıp kalmayacağına dair referandum sonuçlanacak. Birleşik bir Avrupa’dan çok çözülmenin eşiğine gelmiş, Ortadoğu’daki yıkım ve savaş nedeniyle yurtlarından olmuş Arap göçmenlere karşı kültürel kalelerini dimdik ayakta tutmak isteyen, kendinden olmayana tepeden bakan, buyurgan ve gerek dinsel gerekse siyasi çeşitlilikte faşist diktaların, kral ve kraliçelerin tadına bakmış bu yaşlı kıta, medeniyet ve kültür beşiği büyük kentlerinin kah iklim olayları (Almanya ve Fransa’daki aşırı yağmurlar ve seller, aşırı yıldırım düşmesi nedeniyle ölen yaralananlar), kah terör saldırıları (Paris ve Brüksel saldırıları) karşısındaki naif kırılganlığı ile büyük değişimlere gebe.

Bildiğimiz tanıdığımız düzenin yeniden çözülmeye yüz tuttuğu, tanışıklığın ve ritmin yerini yabanilik ve göçün aldığı zamanlara dair hikayeleri yalnızca tarih kitaplarının sararmış yapraklarında çok da ciddiye almadan okur okumaz unutmak için gezinirken savaş gerçeği kapımızda. Tarafsızlığın en az taraf olmak kadar tehlikeli olduğu bu zamanların tedirginliğini Zweig’ın satırlarında hissetmek mümkün. İktidara yürüyen ve onun koltuğunda oturanları alkışlamaktan kaçınır kaçınmaz “öteki” ve “muhalefet” damgasının bırakacağı ize belki de nesiller boyu göğüs germek gerekecek. Zweig tarifsiz umutsuzluğunu bir nebze olsun yazarak dindirmeye gayret etmiş olsa da yaşam hikayesinin ayrıntılarını yazmayacağım, zira Schrader’in filmini izlememiş olanlara haksızlık etmiş olurum. Denilebilir ki, Zweig, neredeyse bütün eserlerinde bastırılması imkansız, karşı konulamaz istek ve dürtülerin karakterlere neler yaptırabileceğinin hikayelerini yazmış. Kendi siyasi duruşundaki sessizliği, bir türlü Nazi Almanyası’na karşı açık tavır almayışı, özel yaşamındaki iniş çıkışlar, ilk eşi Friderike’ye ve daha sonraki eşi Lotte’ye karşı buyurgan, aşağılayıcı davranışları (her ikisi de sekreterliğini yaptı), evliliğe uygun olmayan mizacı, renkli cinsel yaşamı, yaşadığı dönemin pekçok önde gelen şair, yazar, bilim insanı ve müzik bestecileri ile olan dostane ilişkileri, bir anda karar verip bavullarını toplayıp defalarca şehir ve ülke değiştirmesi (ona “Uçan Salzburglu” diye hitap edenler vardı), Zweig’ın da karşı konulamaz dürtülerinin pekala esiri olduğunun bir göstergesi. Bu uçar kaçarlığın altında yatan önemli nedenlerden biri de son derece varlıklı bir aileden geliyor olması. Ailesi de yazar olarak başarısını ve yeteneğini kabul ettiğinden çalışma yükümlülüğünden muaf bir hayat sürdürebilmiş. Kağıt üzerinde yarattığı ya da yorumladığı karakterlerin dünyalarındaki ideal resmi kişisel hayatında pek de yakalayamaması, belki de hep gidecek gibi yaşamış olmasından kaynaklı. Çantaları daima toplu, yerleştim derken göç eden, kuvvetli kalemi sayesinde her nereye seyahat etse trenden perona iner inmez onu tanıyan bir yerel gazete editörü tarafından karşılanması, kalemini pasaport ve kimliksizliğinin önünde kusursuz bir kılıcı sallar gibi sallayıp sosyal düelloları ustalıkla kazanması, yurtsuzluğun derin hüznünü ve yalnızlığını son nefesine dek hissetmesi… Daha çok entellektüel çevresinden, kitap ve değerli belge koleksiyonundan uzak kalması gibi sebepler onu iyice yalnızlaştırmış. Yunan tragedyalarındaki gibi katarsis etkisi yaratacak olaylara öykünen ve “kriz anlarının” yazarlığını yapması, karakterlerini sinir krizinin eşiğinde gözlemliyor oluşu ne ana karakterleri, ne de yazı yoluyla da olsa kendisini arındırabilmiş. Daima infilak etmeyi özleyip de edememiş tarihi karakterleri ile kendi ruhsal durumundaki benzerlikler, karakterlerini yaratmada kullandığı gözlem gücünün ana kaynağının kendi bunalımları olması, kendini çözümlemeye duyduğu derin merak dahi onun nostaljik benliğini teselli edememiş. Antik Yunan’ın görkemli tiyatroları, felsefe okulları nasıl unutulmaya yüz tuttuysa, Ortaçağ’ın troubadourları (sazlı sözlü şiirli müzik adamları) da sustular. Romantik ve cesur kahramanların yerini soğuk ve duygusuz siyasi aktörler alıyor eninde sonunda. Mary Stuart’ta da yazdığı gibi, “siyaset her zaman bir tutarsızlıklar bilimidir.” Dünya soğuk bir yer. Yazı ve kitaplar yoluyla sürgün ve kaçak hayatına bir nebze olsun anlam katmaya çalışsa da depresif doğasından yeşeren eserleri onun derin yalnızlığına tanıklık ediyor…

* * * * *

Stefan Zweig‘ın kaleme aldığı en ünlü biyografik eserleri arasında Erasmus, Mary Stuart, Macellan ve Marie Antoinette de var. Bunun dışında yaratıcı yazına en iyi örneklerinden biri ise ölümünden hemen önce tamamladığı Chess Story.