Evvelsi sene Ocak ayı, annemleri ziyarete gitmişim, tam yılbaşı zamanı. Benim ziyeretin ciddi bir bölümü uyumakla geçiyor. Tuhaf şey, zehirli bir uyku sanki. Hele de yemeklerden sonra bir çöküveriyor üstüme karabasan mübarek! Ayıl ayılabilirsen! Hala gencim ya, gücüm kuvvetim yerinde, yaşlanmak ya da hastalık fikri aklımın ucundan dahi geçmiyor. Bu böyle devam etti ta Mart ayı sonuna dek. Ben bu arada Kazdağı’ndaki köyden Istanbul’a döndüm, severek isteyerek yeni bir işe başladım, alıştım, küçük çaplı da olsa bir ev taşınması atlattım, fazla kafaya takmadım. Hayatımda ilk defa magnezyum çinko ile kalsiyum takviyesi almaya başladım. Bütün bunlar 2016’nın başlarında oluyor… Sonra baktım toparlıyorum, eh harika, günler de birbiri ardına geçip gidiyor, her şey yolunda. Aldırmadım, bıraktım kendi haline. Derken, 2016 Haziran ayı, Paris’teyim. En sevdiğim şehirlerden biri, her yerini yürümek istiyorum. Deliler gibi koşturayım, göreyim bakayım, cafelerinde takılayım… Yaptım da! Gel gör ki, Pazar günü Foucault Sarkacı’nı gördükten sonra koşturarak otelin civarına geldik, sevgilim dedi ki ben biraz puro işte tütün bir şeyler bakmak istiyorum, girdik bir tane dükkana, o sorular soruyor, adam izah ediyor, şu şurdan, kalitesi şöyle, huyu böyle, ben, ben bir tuhafım, başım dönüyor benim, yığılacağım nerdeyse, küçücük dükkan bir anda klostrofobik gelmeye başlıyor, dışarıda bekliyorum hava alacağım diyorum. Dışarı çıkınca da aklımda tek bir şey var, bir sandalye bulsam otursam. Ayakta duramıyorum! Neyse ki iki adım ötede kaldırıma masalar atmış bir cafe var. Oturalım mı diyorum, yoruldum biraz. Oturuyoruz. Başımın tepesinden ayaklarıma dek tuhaf bir karıncalanma hissi, soğuk soğuk terliyorum, nefes nefese değilim ama dünyanın bütün nefeslerini alsam da yetmiyor. Allah allah diyorum, bana neler oluyor? Derken artık otelden bavulları kapıp metroyla havalanının yolunu tutma zamanı geliyor. Diyor ki, sen burada bekle ben alıp gelirim her ikisini de. Normalde hayatta izin vermem, ne demek, anca beraber kanca beraber! Ama motor çekmiyor, bırakayım bu feminist ayakları ;), tamam diyorum, bekliyorum. Ardından turbo motorları açıp da vınlayan sevgilime bakıyorum. Vay be, bu ne kondisyon, şu merdivenleri nasıl da hop diye çıkıverdi, ben niye çıkamıyorum böyle yığıldım kaldım derken… Istanbul’a dönüyoruz ve en sonunda bir endokrinoloji uzmanına görünmeye karar veriyorum. Tiroid hormon testleri, ultrasonografi, diğer diyabet ve vitamin değerleri falan derken birkaç takviye veriyor. D vitaminim çok düşük, bu arada felaket de kilo almış durumdayım, hani neredeyse yaklaşık 7 ayda 7 kilo kadar falan. Beslenme düzenimle ilgili basit bir iki bir şey söylüyor. Ardından kadın hastalıkları uzmanı doktoruma da gidiyorum. Yumurta üretimimin iyice yavaşladığını öğreniyorum. Hormon testleri yapılıyor. Doktorum bunlara pek güvenilmez, vücutta üreme hormonlarının dengesi sürekli değişkenlik gösterir. Farklı aralıklarla belki testleri yenilemek ve yumurtlama öncesi sonrası vd. şekillerde bakmak gerekir ama pek de gerek yok, zaten aşağı yukarı belli diyor. Nasıl yani diyorum? Eh büyükanneniz 42, anneanneniz 46, anneniz de 44 yaşında menopoza girdilerse siz de menopoz öncesi dönemdesiniz diyor, yani perimenopoz. Böylece hayatımda ilk kez üreme hormonları ve menopoz, tiroid gibi kavramlarla tanışıyorum. 2016 Kasım ayına kadar verilen tavsiyelere uymaya çalışıyor, vitaminlerimi düzenli alıyorum, gel gör ki yorgunluk, yokuş çıkamama, özellikle de kemiklerimin sızlaması, dünyanın bütün nefeslerinin yetmemesi, daha da şiddetli bir şekilde geri geliyor. Bu arada da deli gibi egzersiz yapmama rağmen kilo almaya devam ediyorum, çıldıracağım artık! Endokrinoloğuma tekrar gidiyorum, gene vitaminlere bakılıyor, bir de üstüne yüklemeli şeker testi oluyorum, gayet beter bir şey! Aç karnına kan ve idrar örneği veriyorsunuz, ardından glükozlu berbat bir solusyonu suya karıştırıp koca bir bardağı kafanıza dikiyor sonra da her saat başı kan ve idrar örneği vermeye devam ediyorsunuz. Bu işkenceyi de atlatıp sonuçları alıp tüm şikayetlerimle doktoruma geri gidiyorum. Söylemeyi unuttum, sindirim sistemim berbat, yani yemek yiyorum, ardından ya ishalim ya kabız, ya da çoğunlukla kabız başlayıp ishal bitiriyorum her tuvalet faslını. O kadar sinirlerim bozuk ki giderek yemek yemek ve tuvalete gitmek benim için kabusa dönüşüyor. Bütün bunların ortasında da lay lay lom işinde gücünde neşesi yerinde kadınım. Yani hem öyleyim, çünkü arada metabolizmam bir oh dedirtip rahat bıraktığı zamanlarda eski neşeli enerjik halime hop diye geri dönüyorum, ama arada da öyle bir canıma okuyor ki vücudum, yok yani bu böyle gitmeyecek besbelli! Her neyse, D vitaminimin daha da düştüğünü, neredeyse hiç kalmadığını, anemik bir hallerde olduğumu, dahası reaktif hipoglisemi denen bir şey, hastalık değil ama bir durum geliştirdiğimi söylüyor. Hep sağlıklı beslenmem lazım, artık çok dikkatli olmalıyım. Egzersizi hiç bırakmamam da lazım, yürümek ve yoga bana iyi gelecek, doktorum öyle söylüyor.

Peki ben bunları hiç yapmıyor muydum? Ya da bunlar zaten benim yaşam tarzım değil miydi?

2015 yılı bazı açılardan benim için kendi cehennemime gidip geri döndüğüm bir yıl oldu. Kayıplar, mücadele, yalnızlık… Kişisel sınırlarımın flulaştığı, her şeyi saldığım, beyazı siyahtan pek de ayırt edemediğim, kararsızlıklarımın ve kendime güvensizliğimin tavan yaptığı bir dönemdi. Üzerime gelindiğinde en çok ya haykırabildim, ya da müthiş öfkelendim ve bolca ağladım. Hepsi birer yardım çağrısıydı. Duyanlar duydu, geldi, elimden tuttu gücü yettiğince, duymayanların ve anlamayanların da canı sağolsun! Ancak, sizi gerçekten önemseyen ve sevenlerinize haykırabilir, öfkelenebilirsiniz. Bir tek gerçek dostlar o çığlıkların ve üzüntünün arka planına bakabilirler. Öfkelenmek ve bu şekilde tepki vermek ayıp karşılanır, şiddet içerir ama çekirdeğinde de pek çok ders barındırabilir taraflar için. Sol ayağımdaki morton nöroması yüzünden çektiğim acı ile başlamıştı sanırım, yogadan giderek uzaklaşmam hatta soğumam. Bu soğukluk, bedenimle aramda bir uçurumun açılmasına da neden oldu. Zaman zaman ona kızmama da… Kendime şefkat gösteremediğim uzun bir dönemden bahsediyorum. Arada söylene söylene restoratif ve yin yogaya sığınabildim, o da fazla değil. Koyverdim… Sonra da okumalara başladım. Araştırmaya, insanlarla konuşmaya, sormaya, dinlemeye… Kendi yargılarımı, duygularımı yok saymadan bir kenara koyup bakmaya, görmeye, hatta kendimi izlemeye… Perimenopoz ile ilgili bilgilenmeye…

En radikal değişiklikler son dönemde beslenme ile ilgili oldu. Bir de insan ilişkilerimde! Herhangi bir pişmanlığım yok. İstemediğim kimseyle nezaketen bile olsa görüşmüyorum ve vakit harcamıyorum. Vaktim ve sağlığım en büyük hazinelerim. Bunlara aksi yönde etki edecek hiçbir şeyin hayatımda yer kaplamasına gerek yok!

Dönelim beslenmeye… Eskisi gibi yeniden glutensiz beslenmek bana çok iyi geldi. Dahası canım ekmek yemek isterse haftada en fazla bir kez glutensiz yulaf unu ile kendi pişirdiğim ekmekleri yiyorum. Dışarıda az yerdim, endüstriyel olarak paketlenmiş gıdalardan uzak dururdum, bu iyi huylarımın hepsine geri döndüm. Kendi yiyeceğimin nereden geldiğine, neyi nereden temin ettiğime, yani sağlıklı ve temiz gıdaya dikkat ediyorum. Reaktif hipoglisemik ataklarım kayboldu. Sebze ağırlıklı beslenirken, yediğim meyvelerin şeker yüküne, tüm gıdaların glisemik endeksine dikkat ediyorum, kinoa baştacım, kendi mayaladığım düzgün sütlerden yoğurtlar da öyle. Bağırsak florası normale dönerken, kandida septomlarım da iki ay gibi bir sürede yok oldu. Kaçamaklar yapmıyorum, bana ne kadar zarar verdiğini bir kere deneyimledikten sonra bir defadan bir şey olmaz gibi dürtülerim de yok artık. Yanımda birilerinin canının istediği gibi yiyip içmesi de beni delirtmiyor ya da ilgilendirmiyor. Canımın çekip de gıpta ettiğim hiçbir şey yok çünkü kendimi iyi hissediyorum. Uzun lafın kısası, ketogenic diet, paleo-diet gibi kavramlar kulağınıza çalındıysa, ya da ayurvedik beslenme gibi şeyler duyduysanız benim devam ettiğim ve şifa bulmaya başladığım beslenme bunların bir birleşimi gibi, çünkü deneyip yanılma ile bana nelerin iyi geldiğini keşfediyorum. Avokado vazgeçilmezim, salatalar, koyu yeşil yapraklı sebzeler, bu aralar Ege otları, kaliteli zeytin yağı ve tereyağı, az biraz peynirler… Bu arada kilo da verdiğimi söyleyeyim. Toplamda aldığım on kilonun dördü gitti. Bu konuda da çok fazla kasmamaya başladım. Kendi zamanında kendi dengesiyle gideceğini biliyorum. Podyuma çıkan mankenlere benzemek gibi bir derdim de yok. Ana hedefim güne yeter miktarda enerji, dinlenmiş ve sisler içinde olmayan bir beyin ve bir parça da neşeyle başlayabilmek.

Geçtiğimiz hafta kişisel facebook sayfamda menopoz dönemi ve perimenopoz ile ilgili kadın arkadaşlarıma içinden geçtiğim duygusal ve fiziksel deneyimin sarsıcılığı hakkında bir iki ufaktan çiziktirip fikirlerini sordum. Pekçok yanıt ve öneri geldi… Onları da derleyip toplayıp bir sonraki yazıda isim vermeden paylaşacağım. Sonra sıra belirtilere ve okuduğum kitaplara gelecek…

Şunu hem kendime hem de okuyacak olanlara hatırlatmak isterim. Burada paylaştığım ve paylaşacağım her şey kişisel deneyimlerimden ibaret. İlham alınabilir ancak ben doktor değilim! Yoga sertifikalarıma rağmen (sırıttım bıyık altından) kimsenin hocası da değilim, hatta çoğu zaman kendimin hocası hiç değilim (bi sırıtma daha)! Dolayısıyla, buradaki sohbet kendimiz ve bilgileri araştırmak, kendimize ve doktorlarımıza sorular sormamızı sağlamak için… Bazen de tüm bildiklerimize ve öğrendiklerimize, sorduklarımıza rağmen akışına bırakabilmek için… Benzer bir menopoz ve perimenopoz dönemi atlatanlarımız varsa paylaşmak, tünelin ucunda bir ışık olduğunu söyleyebilmek için. Her bünye, her ruh parmak izi niteliğinde, yaşamlar benzer olabilse de kendine has.

Şefkati kendimizden eksik etmediğimiz günlerimiz olsun. Ne güzel değil mi? Sonunda bahar da kapıda! 🙂