Başlığı attım bir kere, bu yazı dökülecek. Bir yıla yakın zaman olmuş buraya uğramayalı. Geçenlerde bir partideyiz, takılıyoruz. Ufak bir grupla söyleşiyorum, arkamı döndüğüm başka bir gruptan gelen konuşmaları da dinlemeden edemiyorum. Sanki beynimde ayrı kompartımanlar var, bir taraf içinde bulunduğum grubun konuşmalarını kaydediyor, diğer taraf ise arka grubun assolistini dinlememezlik edemiyor ve assolist sahneyi ele geçirmenin hazzıyla kadim sorunun kendisine yöneltilmesinden hayli hoşnut, “Bu daha çok bir içe dönüş dönemiydi, üç yıl kadar sürdü. Kendimi anlamak için bu mesleği seçtim. Kendini anlayamayan başkalarını da anlayamaz…” minvalinden sürdürüyor konuşmasını. Çözmüş ve çözülmüş olmanın keyfi sesine ayrı bir titreşim katıyor galiba, ya da bana öyle geliyor. Son zamanlarda ses terapisine gider oldum. Biraz şamanik, biraz yogik ve bir tutam da meditatif geleneklerin karması ve müthiş bir zihin boşaltma tekniği. Duruyorum. Daha çok durduğumu sanma yanılsaması yaşıyorum, sanki dolmuş dolmuş ve her an sağanak indirecek bir bulutum yağıyorum, içimde ne varsa boşaltıyorum. Beni öyle bir trans haline sokuyor ki bu yöntem kendimden taşınıyorum, bavullarımı topluyorum ve gidiyorum, tatil gibi bir şey zihnim için. İçimin bütün sesleri susuyor, bütün tartışmalarım, kişilik bölünmelerimin sayısız karakterinin avaz avaz birbirleriyle atışmaları, tartışmaları, eğlenmeleri, kahkahaları, neler neler, ah o kafamın içinin sesleri konuşmaları düşünceleri, her şey ama her şey nefesini tutuyor, pür dikkat dışarının seslerine konsantre oluyor. Çeşit çeşit gonglar, davullar, flütler, neler neler… Doğanın seslerinin bir simülasyonu gibi daha çok. Şehrin pisliği zehri akıyor içimden sessiz sedasız. Akıtıyorum, istemediğim ne varsa sızdırıyorum. Sevmediğim sesler olduğu gibi çok sevdiklerim de var. Tıpkı yoga asanalarına benziyorlar. Sevmediğim asanalar, parçalar, yemekler, kitaplar, filmler, insanlar var. Bir de çok sevdiklerim. Hepsinin arasından geçecek fazlaca gürültü patırtı çıkartmayacak sakin ve dengeli bir orta yolu açmaya çalışıyorum. Farkediyorum ki ben dengeyi ve ahengi seviyorum. Sevdiklerimle sevmediklerimin sevişmesini istiyorum. Arka fonda Spotify listemden Bryan Adams cennetteyiz diye çığırıyor… “Heaven“… Beni hep karışık duygulara sürükleyen kelime. Kendinden bahsedilir bahsedilmez yokluğunu hissettiren, ama özletmeyen çünkü gerçekten ne anlama geldiği asla kavranamayan, kimisi için ütopya, kimisine distopya, hayal ürünü bir hâl ya da gidilen, gidilecek olan bir yer. Tutulmuş ve yerine getirilmiş iyi sözler merkez bankası gibi bir şey. İyilik ekonomisi diyebilir miyiz? Ses terapi seanslarında fark ediyorum ki herhangi bir pratiğin, felsefenin, yolun, söylemin, ilacın, tedavinin, derdin ve şifanın dayatılmasından dogmasından hele hele satılmasından hiç hazzetmiyorum. Bütün itirazlarım kendimin ve başkalarının tırmalama ve cırlamalarına aslında… Yazının başlığına bağlayayım, bağlanayım. Hormonal bir dansa kaldırdı vücudum beni ve her parçada başka bir tarz deniyoruz. Gece terlemeleri, panik ve endişe, kalp çarpıntıları, asılsız ve sığ depresif hallerin ardından daima açan güneş, hergün yeni bir tarz denedik bu bir yıl içinde. İyi gelen şeyler en basit ve en iddiasız olanlardı aslında. Az ve öz has dostlar, çok sevmek ve çok sevilmek, kedim, D-vitamini depolamak, demir eksikliğine dikkat etmek, magnezyumla ve süper gıdalarla tanışmak, kafeini nispeten azaltmak ama itiraf ederim ki mokapot ve nespresso dahil her tür kaliteli çekirdek kahve çeşitlerinden espresso ile ilişkimi sürdürmek, değişen derinleşen bir yoga ve meditasyon pratiği, her zaman yapamayınca kendime şefkat duymak, arada arıza çıkaran ve eskisi kadar esnek olmayan bedenimi önceleri kabullenememek ama sonra kucak açmak ve olduğum yer ve hâl her ne ise oradan hareket etmek, yolculuğumu sürdürmek, eskisi kadar her şeyi içimde tutmamak, daha çok boşvermek, sevdiğime güvenmek ve içimi açmak, anlatmak, günce tutmak, bencilce yazıya sarılmak, bol fotoğraf çekmek, tek bir karenin bütün güne yayılan hazzı, kimsenin beğenmesi beğenmemesini umursamamak, aslında genel olarak omuz silkebilmek, bırakmak, kendini, ipin ucunu, şöyle oh beeeee rahat rahat ağız tadıyla bırakmak… Doktor kontrollerimi ihmal etmedim, etmiyorum. Restoratif yoga ve hatha yoga karışımı bir seriyle hırs yapmadan hayat akıyor.

Perimenopozu panikle ve yılgınlıkla üzüntüyle karşıladım geçen sene. İnsan nelere alışmıyor ki. Şimdi yeni yeni anlıyorum okuduklarımı, araştırdıklarımı, eşin dostun geçen sene tavsiye ettiklerini. Çünkü bunca ay sonra tavsiyelerin, bilgilerin sonucu ancak çıkıyor ortaya. Benim işime yarayanlar yukarıda saydıklarım oldu. Kahkaha atmayı eklemeyi unuttum sanırım. Katıla katıla gülüyorum komik şeylerle karşılaşınca ve bunu çok seviyorum. Koca bir diyafram dolusu ve karnımdan gürültüyle salıveriyorum kahkahamı. İzninizle kabullen(me) aşamasına yeni yeni geçer ve içimin gençlik isyanı kabullenME, müthiş ol, şöyle ol böyle ol diye eskisi kadar başımın etini yemezken, tam nefes almışken oooohhhhh, fazla mükemmelliyetçi olup nayırrr asla yaşlanmayacağım vampirella apla modunda yüzüme kolojen, alnıma dudağıma botoks yapmam lazım gibi şeylere kasamayacağım. Hafif balıketliyim, et ve tavuk suyuna çorbalara bayılıyorum, hiç paça çorbası içmedim o kadar ileri gidemem, karbonhidratlarla ve tatlılarla mesafeli ve seviyeli bir ilişkimiz var, çocukluğumda fındığa bayılırdım en sevdiğim şey hayatıma geri döndü. Kilo olayı yatıştı, bağırsaklar sakin, kafam rahat. Çok şükür demek istiyorum. Anladım çünkü. Elimden geleni yapmayı, olmayan şeylere eh ne yapalım demeyi. Stres ve endişe konusunda da daha çok eyvallah diyebilmeyi diliyorum. Bol bol bilgileniyor, okuyorum. Scott Stossel‘in Anksiyete Çağım adlı kitabını yeni bitirdim, tavsiye ederim. Özellikle sayfa 196’da bir dipnot var ki beni benden aldı. Bu dipnotu buraya alıntılıyorum ki ataerkilliğin kadınlara özellikle perimenopoz ve menopoz döneminde sağlık endüstrisi üzerinden nasıl saldırgan ve ikinci sınıf muamele çektiğini, antidepresan ve ilaç pazarının faşizmini, kapitalist yaklaşımını iyice kavrayıp kendinizi bu döneminizde kadın olarak daha güçlü ve özgüvenli konumlandırabilesiniz. Perimenopoz ve menopoz, tıpkı regl olmak gibi hastalık değil, kadın bedeninin yaşamı boyunca fizyolojisi gereği çeşitli biyolojik evreleri, döngüleri. Asla ve asla hakarete uğranacak ve aşağılanmaya sebebiyet verecek konular değil. Kadın bedenlerinin içine doğuyoruz. Hoşnutsuz olmamıza, saklanmamıza ve kendimizi herhangi bir canlıdan daha aşağı görmemize gerek yok. Tüm canlı yaşamı eşit olmalı. Stossel‘in dipnotuna gelelim:

“1970’lerde [büyük bir ilaç şirketinin] verdiği reklamların birçoğu, ilaçların evde kalmışlığa çözüm sunduğunu iddia ediyordu. Tipik bir tam sayfa reklam ilanı, “35 yaşında, bekar ve psikonevrotik” diye başlıyor, Jan adında bir kadının acıklı hikayesini anlatıyordu. “Muhtemelen çevrenizde birçok Jan görüyorsunuzdur. Özsaygısı düşük, evlenememiş kadınlar…Jan hiçbir zaman babası kadar iyi bir adam bulamadı. Şimdi ise ne kaybettiğini ve asla evlenememe ihtimali olduğunu anladı.” Bunun tedavisi neydi sizce? Tabii ki Valium. (“Sabah uyandığınızda yeni bir güne daha başlamanın hiçbir anlamı olmadığını düşünüyorsunuz” diyor Betty Friedan, 1963’te The Feminine Mystique‘te yayınlanmış yazısında. “Bu yüzden bir sakinleştirici alıyorsunuz, çünkü anlamsızlığa aldırış etmemenizi sağlıyor.”) [Scott Stossel, Anksiyete Çağım, ss. 196-197’deki dipnotlar]

Stossel‘in kitabında bu paragrafı okuduğumda müthiş bir öfke yükseldi içimden! Pilli şişme bebekler miyiz biz kadınlar! Daima gülümse, daima edepli, iffetli, seviyeli ol, öfkelenmek, güçlü olmak, hakkını aramak, bağımsız olmak, ebeveynlerinin, kardeşlerinin, kimsenin ama kimsenin kulu kölesi olmamak psikonevrotik semptomlar sayılıyor! Perimenopozla ne alakası mı var bunların? Hani o endişe atakları var ya o endişe atakları, nasıl kurtulsam ne yapsam diye çırpınıyor insan. Kurtulmak için doktorlara başvurunca stresli misiniz sorusunu müteakip bir sakinleştirici, olay aşkın boyuttaysa antidepresanı basıyorlar. Hani o sevdiğim ve sevmediğim sesler var ya ses terapisinde duyduğum çeşit çeşit müzik aletinden çıkan, gonglar mesela, ya da sevmediğim yoga asanaları, janu sirsasana gibi hepsi ama hepsi içinde ne dersler barındırıyor. Hepsi nasıl da birer öğretmen. Olana ve olmayana, gelene ve gelmeyene, kalana ve gidene eşit derecede saygı duyabilmek ve orta yolu yürümek perimenopoz ve menopoz da dahil asal gıdalar ve asal sağlık yaklaşımlarından geçiyor. Hasıraltı ettiren her şeyin başka bir zaman başka başka faturası illa ki çıkıyor.

Bu döneme benim gibi yeni adım atanlardansanız basit, yalın ve kaliteli, nitelikli olan yiyecekler, insanlar, kitaplar, filmler, ilişkiler, işler olsun odağınızda. Suni olan hiçbir şeyi almayın, tüketmeyin, giymeyin, yemeyin, sevmeyin, büyütüp beslemeyin. Her neyi davet ediyorsanız siz davet ettiğinize, davete icabet eden de size samimi olsun. Samimiyetsiz her şeyin üstüne bir çizik atın, nasıl olduğu size kalmış. Geri kalan newage, pilates, yoga, haaaaapşuuuu iyi yaşa her yerde elinizin altında her nasılsa. 🙂 Özgür olun, istediğinizi deneyin, olmadı bir daha deneyin.

Supta Baddha Konasana, Viparita Karani, Balasana, Janu Sirsasana, Adho Mukha Savasana, Setu Bandha Sarvangasana, Sarvangasana, Halasana ve her türlü restoratif yoga duruşları ile ayakta uygulanan Hatha Yoga duruşları (Virabhadrasana, Trikonasana vd.) bana iyi geldi. Son bir buçuk aydır başlangıçta hoşlanmasam da Adho Mukha Savasana ile Janu Sirsana’yı ihmal etmiyorum. Hoşlanmamamın başlıca nedeni kirişlerim, özellikle tendonlarımda hassaslık ve arka bacak kaslarımda gluteuslar dahil katılık, esnekliğimdeki kayıp. Dikkatli ve yavaş özenli yaklaştığım pozlar olmasına rağmen her ikisi de özellikle çok oturmakla geçen beyaz yaka hayata karşı alınacak önemli tedbir niteliğinde.

Not: edit etmeyeceğim, hadi olduğu gibi kalsın. 😉

U’ya…