Küçük kabına sığmıyor artık. Yüzümüz bahara tekrar dönerken saksısını değiştireceğim. Sanırım birlikte şişmanladık onunla. İçimiz şişti! İkimiz de belden aşağıda ince ve atletik kaldık ama sanki o saksısına sığamazken, ben de evime sığamaz oldum. Cihangir’deki sayısız taşınmalarımdan birini daha gerçekleştirdim bu yaz başında ve kapağı daha ferah bir daireye attım. Saksım değişti ama onu ihmal ettim. Keyfi yerinde mi bilmiyorum inanın. Diyeceksiniz, altı üstü kaktüs! Dışı diken diken olabilir, susuz geçen günlere, müthiş ısı farklarına, kupkuru bir toprağa, hatta onu hapsettiğim daracık küçük saksıya inat boğum boğum oldu, şişti, kabardı ve içinde öz suyuyla kaynıyor sanki! Hani çiçek mi açacak, yoksa yüzüme mi tükürecek, bilemiyorum, patlayacak gibi duruyor! İkimiz ne kadar da birbirimize benziyoruz onu anladım, ya da yakıştırmak istiyorum. Yaşamı içimizde tutuyor, şişiyor, şişiriyor, kabarıyor kabartıyoruz ve köklerimiz daracık yerlerde dahi tutunabilmenin peşinde. Rahatsızlık ve direnç, uyum ve isyan bir arada! Ülke olarak bizi sınayan sosyal ve ekonomik şartlar, bölgemizde ivmelenen savaşlar, siyasi ve iklimsel tehditler, olaylar, üstümüze yağan sosyal medyanın haberler kusmuğu, okur okumaz unuttuğumuz her şey ama her şey… Giderek bizi nefessiz, susuz bırakan, giderek şiddetini arttıran bir rüzgar büyük şehirdeki yaşam.

Küresel iklim değişikliğine karşı bitkiler sanırım zırhlanıyorlar ya da zırhlanacaklar. Peki ya biz? Skinny jean giymiş gibi şu kaktüs… Ona bakarken ruhum sıkışıyor! Tüm isyanlar elimizden alınalı beri… Diken diken üstüne sesimde, gözümde, dilimde. Bunun neresine sakinleşmeyi, rahatlığı, güven duygusunu, evren aslında her şeyi verir, iste yeterleri yerleştireyim serpiştireyim, kişisel gelişimim beni zırhlandırıyor. Hani yumuşayacaktık? Hani aldırış etmeyecektik? Hani izleyici kimliğimizde kişilik üssü bulut misali asılı kalacaktık? Yoksa öylesine kendimizden uzaklaştık da izlediğimiz her şey Hitch oldu! Susuyoruz… Sessizlik, seslerden daha mı dolu yoksa? Bu dikenli tenimizin altında, kaktüs ve ben, ne var bizim içimizde yahu? Neye gebeyiz biz? Çiçek açsak Hydrona Africana mı çıkar içimizden mesela? B*k kokusu yayan bir çiçeği vardır ki aşkına da zaten b*k böceği cevap verir! İçimizdeki neyse o olayına bir kısayol kısacası… Yaratsak, yazsak, çizsek, üretsek, ne çıkar bizden? Ben ve kaktüs, sessiz sedasız Hitchcock‘a sardırdık, sıradan bütün filmlerini sil baştan izleyip duruyoruz.

Kaktüsler duyarsız mı mesela? O kadar sabırlılar ki! Neyin beklentisi yahut beklentisizliği? Biz, antropomorfik bir cüretkarlıkla, yakıştırıyoruz bunları. İnsan, oldum olası yapıyor bunu. Daha önemliyiz ya biz doğadan! Parçası olmaktan çok giderek acımasız küçük narsist despotçuklara dönüştüğümüzdendir, zaman hep ben’i gösteriyor. Benim farkındalığım, benim acılarım, benim açmazlarım. Saçmayız yani, saçma ve kof! Öğreniyorum eski Yunanca’da kaktos dendiğini, yani ne olduğu belirsiz bir bitki anlamına gelebileceğini, içinde su biriktirdiğini, kimi kültürlerde dayanıklılığından ötürü hele de çiçekleri sarı açıyorsa anne şefkatini çağrıştırdığını… Ahhh, kendime en veremediğim duygu o, kendime şefkatim tekliyor benim.

Bir dakika, sarı mı dedik? SARI! Benim en sevmediğim renkti SARI! Sever oldum! Yeni evimi tutmadan önce görücüye çıkardılar onu! İlk defa odalarını gezdiğimde hava kararıyordu ve elektrik de olmadığı için üstünkörü bir tanışma olmuştu. Duvarları yeni badana yapılmış pırıl pırıl bir sarıydı! Evet, SARI! Aylardır ev arıyordum. Pardon, “yuva” arıyordum! Pahalı, küçük, bakımsız, öyle, böyle diye diye kaç tanesine baktım, hatırlamıyorum. Oysa bu ev harikaydı! Asansörsüz, en üst katta, geniş, bakımlı… Daha fazla adım atmak, hareket etmek istediğim için merdiven çıkmayı gözümde büyütmedim. Güzel ve kısa bir kardiyo alıştırmam var böylece her gün eve dönüşte. Ama şu sarı renk, nedenini hiç bilmem, çocukluğumdan bu yana mesafeli olduğum bir renktir. Ayrılık, kötülük, aldatma ve aldanmanın rengi sanki. Gün doğarken sarıyla yıkanır. Erken kalkmaktır sarı, içinde gizlenenlerin olağanca çirkinliğiyle aktığı saklanamadığı açığa çıktığı affetmeyen bir çöl, tavaya değil de mutfakta beceriksizce kazara kırdığın yumurtanın akışkan sarısı yani ve ben erken kalkmaktan nefret ederim.  Hep nefret ettim, hala da ediyorum. Kahvaltıyı da sevmem. Geniş zaman kullanıyorum. Gayet de geçerli bu duygularım. Gecenin kızıyım. Bu dikenlerimle, içimde biriktirdiğim beni şişiren sular, yiyecekler, duygular, yağlar, düşüncelerle bu sarı duvarlı evi tuttum. Kontrol etmek, eğmek bükmek yerine, eğilip bükülmek kolayıma gitti bu kez. Müjdeyi vermek için sevgilime telefon ettim, evi on dakikada görüp tutmuştum çünkü, “Selam, bir ev buldum, fena değil, tuttum, ama duvarları SARI!” dedim, karşılıklı kahkaha attık! Olmuştu bir kere, geri de dönüşü olmasın istedim. Hadi bakalım, flört edelim biraz. Ben bu sarının hegemonyasını kırarım, karıştırır geri plana iterim dedim. Birkaç ay içinde yavaş yavaş eşyalar geldi, odaların içine hayatın eli değdi. Duvarlar geri çekildi, biz vardık artık içinde. İşte böylece ben kendi saksımı değiştirdim, ama kaktüsü ihmal ettim. Olsun, üzülme der gibi bakıyor demek istiyorum. Romantik tabii, o sadece kuvvetle adapte olup direniyor, bekliyor. Hatta beklemiyor… Şefkatim yok ki benim kendime! Kendi çölüme, içimin sarısına, beceriksizce kırdığım pişiremediğim o yumurtalara, hayatımın bitmeyen projelerine, hayallerine bakabilecek cesarete sahip miyim ki?

Dikenlere gelince, kaktüsü onu yemek isteyen hayvanlara karşı koruduğu gibi tenini de gölgeliyorlarmış. Hem savunma, hem de ferahlık ve alan açma hali. İnsan kendini, tarifsiz ukalalığı ve kendini beğenmişliğiyle kaktüsten çok güzel kokulu bir güle, hadi olmadı en azından bir menekşeye ya da bir gelinciğe benzetmek ister. Oysa ben kaktüsü seviyorum. Çünkü alçakgönüllü, ama asla itaatkâr değil. Başka hiçbir bitkinin yetişmeyeceği yerlerde yaşayabiliyor. Güneş etini dağlayıp rüzgar onu bir uçurumun kenarından kopardığında, ya da çölün acımasız kumları onu boğup ölümüne susattığında bile! Yağmur yağınca zor zamanları düşünerek su depolayabiliyor, şartların iyi ya da kötü olmasına bakmaksızın çiçekleniyor. Kendini korurken başka bitkilere zarar vermiyor. Sabırlı ve yalnız, aşık ve deli, çirkin ve güzel, belâlı ve aynı zamanda da şefkâtli… Kendiyle barışık…

Düşünüyorum da, geçtiğimiz bir yıl içinde izinden gitmeye çalışmışım! Yüzüme gözüme bulaşmış çoğu zaman. Gündüzler boyu geceleri düşlemişim, kendi gölgemde saklandığım çok olmuş, içimde ne olduğumu bilip de dışımda kendimi kaybettiğimi düşündüğüm anlarım varmış, karışıkmış. Acaba, yeni evle, yuva hissiyle birlikte bu yıl sona ererken bambaşka bir bitkiyle ve renkle hasb-i hâl edip yepyeni deneyimler edinebilir miyim? B*k kokan çiçekler açmak istemediğimi biliyorum mesela. Sarı açarım belki? Kokusu da fena olmayabilir hani?! İçine karışmaya cesaret edemediğim, kaçtığım gruplar, topluluklara bir bakıp geçebilir, bireyselliğimi erittiğim, dikenlerimin zırhından soyunduğum, her şeye rağmen bir nebze uyum yakalayabildiğim alanları tutan başka insanlara ulaşabilir, yeniden tanımadıklarımın insan sıcağını duyacak bir çocuk kadar saf ve meraklı olabilir miyim? Bu geri çekilmelerimin, içime kapanmalarımın müthiş bir sosyo-psikolojik depresyon olduğunun da bilincindeyim. Toplumsal saksımın içinde acı çekerken acaba duvarlarını çatlatsam mı bu saksının? Bu suskunluk bitse mi? Ey Hitchcock! Fotoğraflar, hareketli ve sessiz kareler öyle zengin ki ruhum yeniden basit olana temas etmeyi özledi! Susmak ve yalnızca izlemek artık çok ağır. Azad etsen sen beni artık? Köklerim toprağın altında yürürken, ben de yeryüzünde hareketlensem yayılsam usul usul, yeşil arkadaşlarım, bitkilerin izinden gitsem.. Biliyorum, kaktüsün bile bir karması var. Şehirde olmaya rağmen içim su, tenim yeşil! En sevdiklerim betonu çatlatanlar, inadına yaşamak!