Devrildi gitti işte 2018! Çok şükür demek istiyorum. Ailecek sağlık sorunlarıyla açtığımız ve yine sağlık sorunlarıyla kapadığımız bir yıl oldu. Mideye oturdu, hazmı imkansız leş gibi kokan beklemiş et haşlamaydı bu sene! Yemeğin sonunu bile getiremeden atalım da gitsin dedirten, mide bulandırıcı kokusu dört bir yanımıza sinmişti! Haftalardır işe güce koş, çalış, derken haftasonu olsun soluğu hasta annemin yanında al, git et yemekleri pişir, kokuşarak (ama her türlü kokuşmaktan bahsediyorum burada, hastane, ilaç, dezenfektan, dana incik, kuzu incik -doktor yiyecek, pişirin güçlensin dedi, kadıncağız hazımsızlıktan ölecekti, iştahsızdı, beceremedi- yol, insanın kendi ekşi pis kokusu…) koştur uç İstanbul’a geri gel! Herkes iyileşti, iyileşiyor -bendeniz yılın son günü ve ilk günü grip aşısına rağmen nezlemi oldum oturdum aşağı! Anladık! Sağlık diye tutturdu 2018, başımıza açılmadık iş kalmadı, dersimizi aldık. Şimdi bi …tir olup gündemden düşebilirse minnettar oluciiiz!

Kedi kucağımda çöreklendi uyurken beni ısıtıyor. O bile özledi beni, ben kendimi nasıl özlemeyeyim? Sizin ebeveynlerinizle ilişkinizi bilemem tabii, benim annemle ilişkim ergenlikte bol kavga döğüş, otuzlu yaşları geride bıraktıktan sonra daha bir dostluk halini aldı. Bakmayın, tipik ana-kız çekişmeleri dışında birbirimizle pek bir alıp veremediğimiz olmamıştır. Dolayısıyla ilişkimiz yetişkinliğimde daha bir derinleşti, karşılıklı takdire dönüştü. Beni ben yapan annem, net! Dolayısıyla infektif endokardit geçirince aklım başımdan gitti, diyebilirim ki ölüme göz kırptı sonra da kıçına tekmeyi bastı! Gerçi hala tam riskleri sıfırlamış sayılmayız ama epey toparladık vaziyeti.

Bu sıkıntılı süreci atlatırken yolculuk çantalarımda, metroda, otobüste, yanımda hep kitaplar vardı. Hele bir tanesi… Yanlış anlamayın, elbette, eş, dost, kedi vardı yanımda, arkamda, sonsuz desteklerini hissettim hepsinin… Ama bu kitap var ya bu kitap… Hamdi Koç‘un “Yalnız Kaldınız, Peyami Bey!” isimli son romanı bana yarenlik etti. Soluksuz okudum, okuyorum. Son elli sayfalık kısmındayım ve elime alıp bitiremiyorum çünkü bitmesinden üzüntü duyacağım, elimden düşüremediğim bir yoldaş oldu bana. İçinde yaşamı, yalnızlığı, ölümü, sevgiyi, vazgeçtiklerimi, vazgeçemediklerimi, insanlığımı, hayvanlığımı, gücümü ve aczimi aynı anda buldum okurken ama kalbimi hiç rencide etmedi! Kolay mı zor şeyleri söylemek, yazmak, hele de buna cesaret etmek, bir yandan da kimsenin kalbini kırmamak? Hoş, bu olsa olsa benim yakıştırmam tabii. Yazar, pek de aklına getirmemiş olabilir okurunun kalbini incitip incitmeyeceğini, kimin gururunu kırıp kırmayacağını… Öyle değil mi ya? Şunun şurasında bir tek yazı kalmış geriye özgür olunabilecek, hadi en azından özgür olduğumuz rüyasını bize gördürebilecek. Saygı duymak, laf etmemek lazım gelir, susup okumak ve aklın damağına vuran sözcüklerin lezzetine bırakmak biraz da kendini…

Gariptir, yine böyle pek bir darlandığım zamanlardı, Viyana yıllarımda tanımıştım yazarı ve ilk okuduğum kitabı “Çiçeklerin Tanrısı” idi. Vurulmuştum diline, üslubuna. Ukalalığımdan değil, kafamın biraz başka işleyişinden, biraz memleket ve meselelerine olan şahsi mesafeliliğimden, Türk yazar ve şairleriyle flörtüm uzun yıllar önce bitmişti. Belki ümitsizliğe kapıldığımdan, bir diğer nedeni kendimi memlekette daima ecnebi gibi hissettiğimden. Bu biraz çocukluğumun Türkiye dışında geçmesinden de kaynaklı. Lise ve ilk üniversite yıllarımda, İngiliz Dili ve Edebiyatı’na kafayı takmış olmak, Shakespeare, Jane Austen, John Fowles, Doris Lessing ve daha nicelerinin sözcükleriyle nefes almak, arada da Rus Edebiyatı’na kendimi teslim etmek, Dostoyevski, Tolstoy, Çehov ve sayısız yazar, Milan Kundera‘yı da unutmamak lazım, hele hele “Şaka” adlı kitabını… Umberto Eco‘yu da yad edelim yeri gelmişken. Kitaplar bana okuma aşkına kapıldığım ortaokul yıllarımdan bu yana daima arkadaşlık etti. Annemle haftasonlarında anneannemin evine ziyarete giderdik. Çoğu kez beni bırakır, o dönerdi. Anneannemin evinde divanların altına kadar her yer çeşit çeşit ansiklopediler, dergiler, mizah dergileri ve romanlar, kitaplarla doluydu. Cumhuriyet devrinin ilk öğretmenlerindendi ve bana okuduğum için asla ses etmezdi. Kahvaltıda, akşam yemeğinde elimden dergiler, kitaplar düşmezdi ve bu hiç sorun değildi. Az konuşulan, ama sohbet edildi mi de edebiyat ve kitap, yazar, şair, tarih muhabbeti zengin evlerde büyüdüm. Edebiyat ve tarih okumalarıyla serpildim, bazen yeterli, bazen yetersiz oldum -yaşama isyan duymayı da, yaşamı kabullenmeyi de, yani insan olmayı, olmamayı, ne anlama geldiğini, gelebileceğini, gelmediğini, edebiyat ve tarih öğretti.

Annem, acaba yaşamdan kayıp gidiyor mu, diye soluğumu tuttum. Hamdi Koç‘un bu son romanı da benim elimden tuttu, teselli etti. Hayat, dedi, işte ne yapacaksın, böyledir, emanettir. Shakespeare ve Jane Austen çevirileri olduğunu da buraya ekleyeyim. Onun satırlarını okurken kah gözlerim doldu, gözyaşım süzüldü yanağımdan, kah dudağımın ucunu titretip kıvrım kıvrım bir tebessümü yaka iğnesi iliştirir gibi iliştirdi göğsüme. İnsan, sevdiğinde, üzüldüğünde, özlediğinde, kızdığında, nefretinde ve burukluğunda, duygularının tayfında kendini anlayabiliyor ancak. Katarsis olmazsa olmaz! Sayesinde dizlerimin bağı çözülüyor, mükemmelden uzak ve ölümlü oluşumuzda teselli buluyorum. Yaşamak, kendi derinliği ve sığlığının ayırdına varmak mı ki? Ruhunun okyanusunda ansızın sivri ve keskin bir kayalığın topuğuna bindirivermek, buna rağmen gemiyi yüzdürmeye gayret etmek, bazen de çaresiz, batışını, sulara gömülüşünü izlemek. Zamanın gemisinde dümen tutmak hiç de kolay değil. Kendini affedebilmek, ebeveynine ve kendine şefkat duyabilmeyi hatırlamak kıymetli. Pişmanlıkların, öfkelerin, özlemlerin gölgesinden sıyrılmış bir yürek ve onun derinliğince büyük hissetmek sevgiyi, oluyorsa ne büyük şans!

Yollardayken, havalimanları günlük ritmimin değişmez bir parçası haline geliverdi. Sayısız kere İstanbul’dan ve İstanbul’a uçtum. Spotify‘da şaka gibi bir tesadüfle bir albüm keşfediverdim: “Eno/Wyatt/Davies: Music for Airports” –Havalimanları için Müzik, diyordu albüm başlığı. Favorim ilk parça. Havadayken de nefesimi tutmuş gibiydim. Annemin ağır hastalığı boyunca zaman hem aktı, hem de akmadı -arâfta kaldım. Albümün linkini aşağıya ekledim, belki sizin de benim gibi zamanla hafifçe çarpıklaşan bir ilişkiniz olduysa geçmişte ya da şimdi tam da bunu deneyimliyorsanız diye…

Şimdilik tutunduk hayata ve bakalım günlerin gemisi bizi nerelere götürecek. Arayan, soran, yazan tüm dostlara sonsuz teşekkürler, sormayanların da canı sağolsun! 🙂 ❤